
FATMANUR ÇELİK VAKASI: KORUMA, MEDYA VE SORUMLULUK
GençHaberler.com | GençHaberler.tr
Cengiz Genç
Lisansüstü Araştırmacı – Yazar – Stratejik Analist
BİR ÖLÜM HABERİNDEN DAHA FAZLASI
Fatmanur Çelik ile sekiz yaşındaki kızı Hifa İkra Şengüler’in 3 Mart 2026 tarihinde İstanbul’un Zeytinburnu ilçesindeki Kazlıçeşme Sahili’nde hayatlarını kaybetmiş hâlde bulunmaları, yalnızca adli makamlarca araştırılması gereken şüpheli bir ölüm vakası değildir. Olay; yaşam hakkı, çocuğun üstün yararı, kadına ve çocuğa yönelik şiddetle mücadele, sosyal hizmetlerin etkinliği, kamu kurumları arasındaki koordinasyon, medya sorumluluğu ve toplumsal vicdan bakımından çok yönlü biçimde incelenmesi gereken ağır bir toplumsal kırılmadır.[1]
Bir anne ile küçük yaştaki çocuğunun ölümü karşısında duyulan üzüntü, öfke ve adalet talebi anlaşılabilir olmakla birlikte, olayın bütün yönleri ortaya çıkarılmadan kişiler veya kurumlar hakkında kesin hüküm kurulması maddi gerçeğe ulaşılmasını zorlaştırabilir. Bu nedenle ne kamu kurumlarının açıklamaları sorgulanmadan kabul edilmeli ne de sosyal medyada yayılan her iddia kesinleşmiş gerçek sayılmalıdır.

Sağlıklı bir değerlendirme için resmî makamların belge ve kayıtlara dayanan açıklamaları, taraflar ile avukatların iddiaları ve gazetecilerle sosyal medya kullanıcılarının yorumları birbirinden ayrılmalıdır. Bir iddianın çok sayıda kişi tarafından paylaşılması onu hukuken kanıtlanmış gerçeğe dönüştürmediği gibi, bir kurumun resmî açıklama yayımlaması da bütün işlemlerinin zamanında ve kusursuz yürütüldüğünü ispatlamaz.
Maddi gerçek; başvuru kayıtları, mahkeme kararları, sağlık raporları, sosyal inceleme belgeleri, kolluk tutanakları, kamera ve telefon kayıtları, tanık ifadeleri ile adli tıp bulgularının birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılabilir.
RESMÎ AÇIKLAMA NE SÖYLÜYOR, HANGİ SORULARI CEVAPSIZ BIRAKIYOR?
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 3 Mart 2026 tarihinde yayımlanan açıklamada, Hifa İkra Şengüler hakkında İstanbul Anadolu 2. Çocuk Mahkemesince sağlık ve danışmanlık tedbirleri uygulandığı belirtilmiştir. Bakanlık, çocuğun sağlık durumunun risk altında bulunduğunun değerlendirilmesi üzerine 2 Mart 2026 tarihinde acil koruma kararı çıkarıldığını, konunun adli makamlara intikal ettirildiğini ve aynı gün ikamet adresine gidildiğini; ancak anne ile çocuğa ulaşılamadığını açıklamıştır.[2]

Bu açıklama, devletin çocuk hakkında tamamen hareketsiz kalmadığını göstermektedir. Ancak işlemlerin varlığı ile tehlikeyi önleyecek ölçüde zamanında, uyumlu ve etkili biçimde uygulanması aynı şey değildir.
Acil koruma kararının 2 Mart’ta çıkarılmış olması şu soruları ortadan kaldırmamaktadır: Risk ne zaman öğrenilmiştir? Koruma kararını gerekli kılan sağlık ve güvenlik belirtileri hangi tarihte ortaya çıkmıştır? Daha önce yapılan başvurular varsa hangi kurumlara ulaşmış ve nasıl değerlendirilmiştir? Anne ile çocuğa adreste ulaşılamaması üzerine hangi arama ve güvenlik işlemleri yapılmıştır? Kolluk, savcılık, sağlık kuruluşları ve sosyal hizmet birimleri arasında eş zamanlı bilgi paylaşımı sağlanmış mıdır?
Bu sorular herhangi bir kurumu peşinen suçlamak için değil, kamu idaresinin kendi açıklamasında yer alan işlemleri zaman çizelgesi içinde değerlendirmek ve koruma sisteminin gerçekte nasıl çalıştığını anlamak için sorulmalıdır.
Bakanlığın açıklamasında anne ile yürütülen bazı çalışmalarda zorluk yaşandığına ilişkin değerlendirmeler de bulunmaktadır.[2] Ancak risk altındaki bir kadının sosyal hizmet süreçlerine karşı çekingen, kararsız veya reddedici davranması, kamu kurumlarının koruma yükümlülüğünü kendiliğinden sona erdirmez.
Şiddet, tehdit ve travma yaşayan kişiler; korku, ekonomik bağımlılık, aile baskısı, güvensizlik veya çocuğunu kaybetme endişesi nedeniyle dışarıdan tutarsız görünen davranışlar gösterebilir. Bu nedenle sosyal hizmet yaklaşımı mağdurun tutumunu yalnızca “kabul etti” veya “reddetti” biçiminde değerlendirmemelidir.
Özellikle bir çocuğun yaşamı ve güvenliği söz konusuysa, standart bir hizmet teklifinin kabul edilmemesi dosyanın kapanması için yeterli sayılamaz. Risk yeniden değerlendirilmeli, farklı kurumların elindeki bilgiler bir araya getirilmeli ve çocuğun üstün yararı doğrultusunda başka koruma seçenekleri geliştirilmelidir.
KORUMA KARARI VERMEK NEDEN TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİLDİR?

5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, korunma ihtiyacı bulunan veya suça sürüklenen çocukların haklarının ve esenliğinin güvence altına alınmasını amaçlamaktadır. Kanun; danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbirleri uygulanabilmesine imkân tanımaktadır.[3]
Bu düzenlemeler, çocuk korumayı yalnızca adli bir işlem değil; sağlık, eğitim, sosyal hizmet, barınma ve güvenlik boyutları bulunan bütüncül bir kamu görevi olarak ele almaktadır. Ancak bir tedbirin kanunda yer alması veya mahkemece karara bağlanması, çocuğun fiilen güvenliğe ulaştığı anlamına gelmez.
Koruma kararının etkili olabilmesi için gecikmeden uygulanması, çocuğun bulunduğu yerin belirlenmesi, sağlık ve güvenlik durumunun uzmanlarca değerlendirilmesi, gerekirse güvenli bir kuruma yerleştirilmesi ve uygulamanın düzenli olarak takip edilmesi gerekir. Karar ile uygulama arasındaki boşluk, riskin ağırlaşmasına yol açabilir.
6284 sayılı Kanun da şiddete uğrayan veya şiddet tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarının korunmasını amaçlamaktadır.[4] Kanun; barınma, geçici koruma, yaklaşmama ve iletişim araçlarıyla rahatsız etmeme gibi çeşitli tedbirler öngörmektedir.
Ancak koruma mekanizmasının başarısı karar sayısıyla değil; kararların zamanında uygulanması, mağdurun güvenli yere ulaştırılması, ihlaller karşısında hızlı işlem yapılması ve değişen koşullara göre riskin güncellenmesiyle ölçülmelidir.
Bir çocuk hakkında sağlık ve danışmanlık tedbirleri uygulanırken ciddi istismar, tehdit veya yaşam tehlikesi iddiası da bulunuyorsa rutin görüşmeler yeterli olmayabilir. Riskin niteliği yeniden sınıflandırılmalı; çocuğun güvenliği yalnızca annenin kurumlarla ilişki kurma biçimine bağlı bırakılmamalıdır.
Anne ile çocuğun menfaatleri birbirine karşıt iki alan gibi görülmemelidir. Anneye destek sağlanmadan çocuğun kalıcı biçimde korunması çoğu zaman mümkün değildir. Ancak çocuğun yaşamı ve bedensel bütünlüğü bakımından açık bir tehlike ortaya çıktığında, çocuğun üstün yararı bağımsız ve öncelikli biçimde değerlendirilmelidir.
ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI: SOYUT BİR İLKE DEĞİL, SOMUT BİR GÖREV
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocuğun üstün yararının temel düşünce olarak gözetilmesini öngörmektedir. Sözleşme ayrıca devletleri çocukları fiziksel ve zihinsel şiddetten, ihmalden, kötü muameleden ve istismardan koruyacak hukuki, idari, sosyal ve eğitsel tedbirleri almaya çağırmaktadır.[5]

Çocuğun üstün yararı, mahkeme kararlarında kullanılan soyut bir ifade değildir. Çocuğun kimin yanında kalacağından hangi sağlık hizmetine yönlendirileceğine, ifadesinin nasıl alınacağından hangi kurumların dosyaya dâhil edileceğine kadar bütün işlemlerde uygulanması gereken bağlayıcı bir ilkedir.
İstismar iddiasıyla karşı karşıya kalan bir çocuğun farklı kurumlarda tekrar tekrar aynı olayı anlatması ikincil örselenmeye yol açabilir. Bu nedenle adli ve psikososyal görüşmeler uzman kişiler tarafından, çocuk dostu ortamlarda ve tekrarları en aza indirecek biçimde yürütülmelidir. Kurumların çocuğu ayrı ayrı dinlemesi yerine, hukuka uygun bilgi paylaşımı ve ortak değerlendirme esas alınmalıdır.
Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler vakasında da çocuğun hangi tarihlerde, kimler tarafından ve kaç kez dinlendiği; hangi sağlık ve psikolojik değerlendirmelerden geçirildiği; raporların hangi kurumlara ulaştığı ve bu bulguların hangi tedbirlere dönüştürüldüğü açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bir kurumun yazı yazması, diğerinin dosya açması ve üçüncü kurumun görüşme yapması, sonuçta çocuk korunamamışsa sistemin sorgulanmasını engelleyemez. Çocuğun üstün yararı, kurumların yalnızca kendi görevlerini tamamlamasını değil, tedbirlerin çocuğun hayatında gerçek bir güvenlik üretip üretmediğini takip etmesini gerektirir.
DEVLETİN YAŞAMI KORUMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Yaşam hakkı, devletin yalnızca kişilerin hayatına doğrudan müdahale etmemesini değil; belirli koşullarda bireyleri üçüncü kişilerin eylemlerinden veya bilinen ciddi tehlikelerden koruyacak makul tedbirleri almasını da gerektirir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Osman/Birleşik Krallık kararında ortaya koyduğu ölçüye göre, yetkili makamların belirli bir kişinin yaşamına yönelik gerçek ve yakın tehlikeyi bildiği veya bilmesi gerektiği durumlarda, kendilerinden makul olarak beklenebilecek önleyici tedbirleri almaları gerekir.[6]
Bu ölçü, meydana gelen her ölümden devleti otomatik olarak sorumlu tutan sınırsız bir sonuç sorumluluğu değildir. Sorumluluk değerlendirilirken riskin gerçek ve yakın olup olmadığı, yetkililerin hangi bilgilere sahip bulunduğu ve mevcut yetkiler çerçevesinde hangi tedbirleri alabilecek durumda olduğu araştırılır.
Dolayısıyla bu vakada yalnızca trajik sonuca bakılarak geriye dönük kusur varsayımı kurulamaz. Ancak olay öncesinde tehdit, şiddet, istismar veya güvenlik kaygılarına ilişkin başvuruların bulunduğu doğrulanırsa, bunların hangi kurumlarca nasıl değerlendirildiği ayrıntılı biçimde incelenmelidir.
Annenin daha önce güvenliğine ilişkin endişelerini dile getirdiği ve başına bir olay gelmesi hâlinde bunun intihar olarak değerlendirilmemesini istediği haberlerde aktarılmıştır.[7] Bu beyan, ölümün meydana geliş biçimini veya herhangi bir kişinin suçluluğunu tek başına kanıtlamaz; fakat soruşturma ve risk değerlendirmesi bakımından ciddiyetle ele alınması gereken bir uyarıdır.
Yetkili makamlar açıkça dile getirilen bir yaşam korkusunu yalnızca sosyal medya açıklaması sayarak göz ardı edemez. İddianın kaynağını, sürekliliğini ve somut olaylarla desteklenip desteklenmediğini araştırmakla yükümlüdür.
KURUMLAR ARASI KOORDİNASYON MU, SORUMLULUĞUN DAĞILMASI MI?
Çocuk koruma sisteminde mahkemeler, savcılıklar, kolluk birimleri, sosyal hizmet kuruluşları, sağlık ve eğitim kurumları ile yerel yönetimler görev almaktadır. Bu çoklu yapı doğru yönetildiğinde güçlü bir koruma ağı oluşturabilir; ancak koordinasyon sağlanmadığında sorumluluğun kurumlar arasında dağılmasına yol açabilir.
Bir kurum “karar çıkardım”, diğeri “adrese gittim”, bir başkası “sağlık değerlendirmesi yaptım” ve diğeri “dosyayı ilgili makama gönderdim” diyebilir. Ancak bütün bu işlemlerin sonunda çocuk korunamamışsa, kurumların yalnızca kendi görevlerini yerine getirdiklerini söylemeleri yeterli değildir.
Asıl mesele kaç evrak düzenlendiği değil, risk bilgisinin doğru kişilere zamanında ulaşıp koruyucu bir eyleme dönüşüp dönüşmediğidir. Bürokratik faaliyet ile etkili koruma aynı şey değildir.
Bu nedenle ilk ihbar veya başvurudan ölüm haberinin alınmasına kadar geçen süreç için ortak bir zaman çizelgesi hazırlanmalıdır. Hangi kurumun ne zaman haberdar olduğu, kiminle iletişim kurduğu, hangi kararı aldığı ve bu kararın nasıl uygulandığı açıkça ortaya konulmalıdır.
Böyle bir inceleme yalnızca kusur bulmak için değil; sistemin nerede yavaşladığını, hangi bilginin kaybolduğunu, görev tanımlarının nerede çakıştığını ve benzer vakalarda hangi düzenlemelere ihtiyaç bulunduğunu belirlemek için gereklidir.
HUKUKİ, İDARİ VE VİCDANİ SORUMLULUK BİRBİRİNDEN AYRILMALIDIR
Bir kamu görevlisinin ceza hukuku bakımından sorumlu tutulabilmesi için görevine aykırı davranışı, kusuru ve meydana gelen sonuçla arasındaki hukuki bağ somut delillerle ortaya konulmalıdır. Her idari hata veya gecikme kendiliğinden ceza sorumluluğu doğurmaz.
Türk Ceza Kanunu’nun 257’nci maddesi, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi veya görevini yapmakta ihmal ya da gecikme göstermesi sonucunda kişilerin mağduriyetine yol açması gibi durumları belirli şartlarla yaptırıma bağlamaktadır.[8]

Ceza sorumluluğunun kişisel olması nedeniyle, kurumsal bir aksaklığın bütün yükü yalnızca dosyada adı bulunan tek bir görevliye yüklenemez. Görevlinin hangi bilgiyi ne zaman öğrendiği, hangi yetkiye sahip olduğu, gerekli işlemi yapıp yapmadığı ve ihmal edilen işlemin sonuçla ilişkisi incelenmelidir.
İdari sorumluluk daha geniştir. Kamu hizmetinin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi hâlinde hizmet kusuru gündeme gelebilir. Burada tek bir görevlinin cezalandırılmasından çok, kamu hizmetinin kuruluşu ve işleyişindeki eksiklikler değerlendirilir.
Vicdani ve siyasi sorumluluk da hukuki sorumluluktan farklıdır. Bir kurum veya yönetici hakkında cezai kusur bulunmaması, sistemin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Suç oluşturmayan bir gecikme dahi kamu yönetimi bakımından kabul edilemez bir yetersizlik olabilir.
Bu nedenle soruşturmanın sonunda yalnızca “suç unsuru bulunmadı” veya “mevzuata uygun işlem yapıldı” denilmesi toplumsal soruları cevaplamaz. Hangi işlemlerin zamanında yapıldığı, hangilerinin geciktiği, risk değerlendirmesinde hangi ölçütlerin kullanıldığı ve sistemde neyin değiştirileceği de açıklanmalıdır.
Hesap verebilirlik yalnızca bir kişinin cezalandırılması değil; olayın bütün yönleriyle aydınlatılması, ihmallerin saklanmaması, doğru yapılan işlemlerin de ortaya konulması ve benzer acıların tekrarını önleyecek derslerin çıkarılmasıdır.
MEDYA, KAMUOYU VE MASUMİYET KARİNESİ
Fatmanur Çelik ile kızı Hifa İkra Şengüler’in ölümü, medyanın toplumsal olayları ele alış biçimi bakımından da önemli bir sınavdır. Böylesine hassas bir vakada gazetecilik yalnızca haber aktarmak değil; gerçeği araştırmak, kamu kurumlarından hesap sormak, mağdurun hatırasını korumak ve henüz suçluluğu kesinleşmemiş kişiler hakkında yargısız infazı önlemek sorumluluğunu taşır.
Anayasa’nın 38’inci maddesindeki masumiyet karinesi, bir kişinin suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit oluncaya kadar suçlu sayılamayacağını güvence altına almaktadır. Anayasa Mahkemesi de kamu makamlarının ve kamuoyu üzerinde etkili açıklamaların, kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan kişileri suçlu gösteren bir dil içermemesi gerektiğini vurgulamaktadır.[9]
Masumiyet karinesi, yalnızca sanığı koruyan teknik bir kural değildir. Yanlış kişinin kamuoyu önünde mahkûm edilmesini önlediği gibi, gerçek sorumluların deliller üzerinden belirlenmesini de sağlar. Öfkenin delilin, kanaatin hükmün ve sosyal medyanın mahkemenin yerine geçtiği ortamda adalet güçlenmez.
Bununla birlikte masumiyet karinesi, gazetecilerin soru sormasını veya olası ihmalleri araştırmasını engellemez. Bir kişi hakkında kesin suç hükmü kurmamak başka, olay öncesindeki başvuruların neden sonuçsuz kaldığını sorgulamak başka bir meseledir.
Bu nedenle soruşturma ve yargılama aşamasında “suçu işledi” veya “olayın faili” gibi kesin ifadeler yerine, “hakkında suçlama bulunan”, “sanık olarak yargılanan” veya “soruşturma kapsamında incelenen” gibi ölçülü ifadeler kullanılmalıdır.
Olgu, iddia, yorum ve hüküm birbirinden ayrılmadığında okuyucu hangi bilginin belgeye, hangisinin taraf beyanına, hangisinin yazarın kanaatine dayandığını anlayamaz. Haber, gerçeği açıklayan metin olmaktan çıkarak okuyucuyu belirli bir sonuca yönlendiren kanaat metnine dönüşür.
FUAT UĞUR’UN YAZISI NASIL DEĞERLENDİRİLMELİDİR?
Gazeteci Fuat Uğur’un olay hakkında kaleme aldığı yazı da bu hukuki ve mesleki ölçüler içinde değerlendirilmelidir. Köşe yazarının kamuoyunun dikkatinden kaçtığını düşündüğü bilgileri gündeme getirmesi, resmî açıklamalardaki boşlukları göstermesi ve kamu kurumlarına sert sorular yöneltmesi demokratik toplumun doğal bir parçasıdır.
Gazeteci yalnızca resmî açıklamaları aktarmakla yetinmek zorunda değildir. Açıklamalar arasındaki çelişkileri, önceki başvuruların akıbetini, koruma kararının zamanlamasını ve sorumluluk zincirindeki kopuklukları sorgulayabilir.
Ancak köşe yazısının yorum niteliğinde olması, sınırsız suçlama yetkisi vermez. Her somut iddianın hangi belgeye, mahkeme kaydına, tanık anlatımına, taraf açıklamasına veya resmî yazışmaya dayandığı açıkça gösterilmelidir.
“Belgede şu ifade bulunmaktadır” demekle “bu belge ilgili kişinin suçlu olduğunu göstermektedir” demek aynı değildir. İlki doğrulanabilir bilgi, ikincisi ise delilin hukuki değerine ilişkin yorumdur.
Fuat Uğur’un gündeme getirdiği sorular kamu yararı taşıyabilir. Ancak cevaplar soruşturma ve yargı mercilerince kesinleştirilmemişse iddialar hüküm cümlesine dönüştürülmemelidir. Gazetecilik, kanaatin delilin yerine geçirilmesi değil, kanaatin hangi delillerden çıkarıldığının okuyucuya gösterilmesidir.
Sert üslup da tek başına hukuka veya meslek ahlakına aykırılık oluşturmaz. Kamu gücü kullanan kurum ve görevliler daha yoğun eleştiriye katlanmak durumundadır. Ancak eleştirinin hedefi kişilerin insanlık onuru değil, yerine getirdikleri veya getirmedikleri kamu görevi olmalıdır.
Bu nedenle yazı peşinen haklı ya da haksız ilan edilmemeli; doğrulanmış bilgi, taraf beyanı ve yazar yorumu birbirinden ayrılmalı, cevap hakkı doğuran suçlamalar bakımından ilgili kişi ve kurumların açıklamalarına yer verilmelidir.
Bir gazetecinin ortaya koyduğu belge doğruysa görmezden gelinemez; belgeden çıkarılan yorum tartışmalıysa eleştirilebilir; belge doğrulanmamışsa gerçek gibi sunulmamalıdır.
HABER VERME HAKKI İLE İNSAN ONURUNU KORUMA DENGESİ
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, gazetecinin halka ve gerçeğe karşı sorumlu olduğunu; haber ile yorum arasındaki ayrımı koruması, bilgiyi doğrulatması ve kişilerin haklarına zarar verebilecek yayınlarda özel dikkat göstermesi gerektiğini belirtmektedir.[10]
Basın meslek ilkeleri de haberin doğruluğunun araştırılmasını, kişilerin yargı kararı olmadan suçlu ilan edilmemesini, özel hayatın gizliliğine saygı gösterilmesini ve şiddet olaylarının insan onurunu zedeleyici biçimde sunulmamasını gerektirmektedir.[11]
Bu vakada sorumluluk daha ağırdır. Bir çocuğa yönelik istismar iddiaları, annenin adalet arayışı, aile ilişkileri, sağlık bilgileri ve iki kişinin şüpheli ölümü aynı dosyada birleşmektedir.
Çocuğun adının daha önce açıklanmış olması, bütün sağlık kayıtlarının, ifadelerin ve özel hayat ayrıntılarının yayımlanabileceği anlamına gelmez. Kamu yararı ile kamu merakı karıştırılmamalıdır. Kamuoyunun olayın nasıl meydana geldiğini bilme hakkı vardır; ancak çocuğun yaşadığı iddia edilen travmanın bütün ayrıntılarını öğrenme hakkı yoktur.
Cinsel istismar haberlerinde ayrıntıların gereksiz biçimde tekrarlanması, acıyı seyirlik malzemeye dönüştürebilir. Haberin amacı okuyucuyu sarsmak değil, olayın hangi hukuki, toplumsal ve kurumsal koşullarda meydana geldiğini açıklamaktır.
Anneye ilişkin kişisel tercihler veya sosyal hizmetlerle yaşadığı anlaşmazlıklar da onu koruma hakkından mahrum bırakan kusurlar gibi sunulmamalıdır. Şiddet ve travma altındaki kişilerin davranışları çelişkili görünebilir; gazeteci bu davranışları ahlaki yargılamaya dönüştürmeden bağlamı açıklamalıdır.
Öte yandan etik hassasiyet bahanesiyle kurumların olası ihmalleri de görmezden gelinemez. Çocuğun üstün yararını savunmak, yalnızca kimliğini gizlemek değil; neden korunamadığını sormak ve tedbirlerin zamanında alınıp alınmadığını araştırmaktır.
ETKİN SORUŞTURMA VE ŞÜPHELİ ÖLÜMLERİN AYDINLATILMASI
Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler’in ölümüyle, çocuğa yönelik cinsel istismar iddiasına ilişkin ceza yargılaması hukuken ayrı süreçlerdir. Aralarında olgusal bağlantılar bulunabilir; ancak her biri kendi delilleri ve hukuki ölçütleri üzerinden araştırılmalıdır.
Çocuğa yönelik cinsel istismar iddiası hakkında açılan davanın ilk duruşması 5 Mayıs 2026 tarihinde İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüş ve duruşma 14 Ekim 2026 tarihine ertelenmiştir.[12]
Davanın açılmış olması suçlamaların kesinleştiği, sanığın tutuksuz yargılanması ise iddiaların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tutuklama ceza değil, belirli koşullarda uygulanan geçici bir koruma tedbiridir. Suçluluk veya suçsuzluk yargılama sonunda belirlenir.
Anne ile çocuğun ölümüne ilişkin soruşturma ise intihar, kaza veya üçüncü kişinin müdahalesi ihtimallerini aynı ciddiyetle araştırmalıdır. Kamera görüntüleri, telefonların iletişim ve konum bilgileri, ulaşım güzergâhları, tanık anlatımları, adli tıp ve toksikoloji raporları ile olay yerindeki maddi bulgular birlikte değerlendirilmelidir.
Tanık anlatımlarında olay yerinin özellikleri ve anne ile çocuğun sudan çıkarıldığı bölge hakkında çeşitli iddialar ileri sürülmüştür.[13] Ancak tanık beyanları teknik ve adli incelemelerin yerine geçmez. Görüş mesafesi, hava ve deniz koşulları ile anlatımlar arasındaki uyum soruşturma makamlarınca değerlendirilmelidir.
Fatmanur Çelik’in yaşam güvenliğine ilişkin endişelerini dile getirdiği ve başına bir olay gelmesi hâlinde bunun intihar sayılmamasını istediği yönündeki beyan da soruşturma kapsamını genişleten önemli bir iddiadır.[7] Bu açıklama ölüm biçimini kanıtlamaz; fakat bütün ihtimallerin daha yüksek dikkatle araştırılmasını gerektirir.
Yaşam hakkı kapsamında yürütülen soruşturma bağımsız, tarafsız, süratli, kapsamlı ve sorumluların belirlenmesine elverişli olmalıdır. Yalnızca ölümün fiziksel nedeni değil, olay öncesindeki riskler ve kamu makamlarının bu riskler karşısındaki işlemleri de incelenmelidir.
Soruşturmanın gizliliği delillerin güvenliği ve kişisel verilerin korunması için gereklidir. Ancak gizlilik, kamuoyunun hiçbir bilgi alamadığı sınırsız bir sessizlik perdesine dönüşmemelidir. Uzun süreli bilgi boşluğu, sosyal medya iddiaları ve komplo teorileriyle doldurulur. Bu nedenle şeffaflık ile soruşturma güvenliği arasında dengeli bir kamu iletişimi kurulmalıdır.
HESAP VEREBİLİRLİK CEZALANDIRMAKTAN İBARET DEĞİLDİR
Kamuoyunun “Kim sorumlu?” sorusunu sorması doğaldır. Ancak aceleyle bir isim göstermek gerçek hesap verebilirliği sağlamaz.
Bireysel cezai sorumluluk, idari sorumluluk, kurumsal sorumluluk, siyasi sorumluluk ve mesleki sorumluluk ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bir kişinin cezai sorumluluğunun bulunmaması kurumun işleyişinde hata olmadığı anlamına gelmez; kurumsal aksaklık da her görevlinin suçlu olduğunu göstermez.
Anayasa’nın 125’inci maddesine göre idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.[14] Kamu hizmetinin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi hâlinde hizmet kusuru gündeme gelebilir.
Hizmet kusuru yalnızca ağır sonuca bakılarak belirlenemez. Kurumların hangi bilgiye ne zaman ulaştığı, hangi risk değerlendirmesini yaptığı, hangi işlemleri gerçekleştirdiği ve alınmayan tedbirle ölüm arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.
Bu nedenle ceza soruşturmasından bağımsız ve şeffaf bir idari inceleme de yürütülmelidir. İnceleme; görevlilerin davranışlarının yanında kurumlar arası koordinasyonu, iş yükünü, uzman personel yeterliliğini, risk değerlendirme yöntemlerini ve acil durum çalışma usullerini kapsamalıdır.
Sonuçta yalnızca “mevzuata uygun işlem yapılmıştır” denilmesi yeterli değildir. Hangi başvurunun ne zaman alındığı, kim tarafından değerlendirildiği, hangi tedbirin neden seçildiği ve anne ile çocuğa ulaşılamaması üzerine hangi işlemlerin hangi sürede yapıldığı kişisel veriler korunarak açıklanmalıdır.
YAZARIN STRATEJİK ANALİZİ
Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler vakası, devletin koruma kapasitesi ile vatandaşın devlete duyduğu güven arasındaki ilişkinin yalnızca kanun metinleriyle kurulamayacağını göstermektedir.[15]
Türkiye’de kadınların ve çocukların korunmasına ilişkin çok sayıda kanun, mahkeme tedbiri, sosyal hizmet birimi ve kolluk mekanizması bulunmaktadır. Buna rağmen ağır sonuçların devam etmesi, sorunun yalnızca mevzuat eksikliği olmadığını göstermektedir. Asıl mesele; mevcut kuralların birbirinden kopuk kurumlarca uygulanması, risk bilgisinin ortak merkezde toplanamaması ve koruma kararlarının sonuç odaklı takip edilememesidir.
Bir sistemin başarısı ürettiği evrakla değil, önleyebildiği zararla ölçülür. Mahkeme kararı verilmiş, dosya açılmış, görüşme yapılmış ve adrese gidilmiş olabilir. Ancak tehdit altındaki kadın ile çocuk fiilen güvenliğe ulaştırılamamışsa, kurumların yalnızca kendi işlemlerini tamamladıklarını açıklamaları toplumsal vicdanı tatmin etmez.
Stratejik sorun, sorumluluğun çok sayıda kurum arasında paylaştırılması sırasında hiçbir kurumun olayın bütününden sorumlu hâle gelmemesidir. Her kurum küçük bir görevi yerine getirirken, vakayı başından sonuna kadar takip eden sorumlu birim bulunmadığında koruma zinciri kopabilmektedir.
Yüksek riskli kadın ve çocuk vakalarında, süreci başlangıçtan güvenli sonuca kadar takip edecek bir vaka sorumluluğu sistemi kurulmalıdır. Kolluk, savcılık, mahkeme, sağlık kuruluşu ve sosyal hizmet birimleri ortak dijital risk dosyasına kontrollü biçimde erişebilmeli; kritik gelişmeler ilgili bütün birimlere gecikmeden bildirilmelidir.
Risk değerlendirmesi yalnızca ilk başvuruda yapılmamalıdır. Tehditlerin artması, mağdurun kaybolması, randevulara gelmemesi, telefonlara cevap vermemesi, yer değiştirmesi veya koruma teklifini reddetmesi gibi gelişmeler risk düzeyini yeniden yükseltmelidir.
Çocuk bulunan vakalarda koruma, yalnızca annenin kurumlarla iş birliği yapmasına bağlanamaz. Anne korkabilir, travma altında bulunabilir veya kurumlara güvenmeyebilir; ancak çocuk yetişkinlerin kararsızlıklarının ve kurumlar arasındaki kopukluğun bedelini ödeyemez.
Medyanın da burada stratejik sorumluluğu vardır. Kamuoyu baskısı kurumları harekete geçirebilir; ancak kontrolsüz suçlamalar soruşturmanın meşruiyetini zedeleyebilir. Gazetecilik ne devlete düşmanlık ne de devletin sözcülüğüdür. Gazetecilik, kamu gücünü belge üzerinden sorgularken mağdurun sesini ve suç isnadı altındaki kişinin temel haklarını birlikte korumaktır.
Yalnızca belirli kişileri suçlamak toplumsal öfkeyi kısa süreli yatıştırabilir. Ancak yapısal sorunlar düzeltilmezse isimler değişir, acılar tekrar eder. Gerçek adalet, geçmişteki kusurun karşılığını vermenin yanında gelecekte benzer ölümleri önleyecek sistemi kurmaktır.
SONUÇ: ADALET, GERÇEĞİN BÜTÜNÜNÜ ARAMAKTIR
Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler’in ölümü karşısında toplumun adalet talebi görmezden gelinemez. Ancak adalet, yüksek sesle suçlu ilan etmek veya taraflardan birinin anlatımını tartışmasız kabul etmek değildir.
Adalet; bütün başvuruların, koruma kararlarının, sağlık raporlarının, sosyal hizmet kayıtlarının, kolluk işlemlerinin, kamera görüntülerinin, telefon verilerinin, tanık anlatımlarının ve adli tıp bulgularının tarafsız biçimde incelenmesidir.
Adalet; kamu kurumlarının doğru işlemlerini teslim ederken gecikmeleri ve ihmalleri saklamamak; gazetecinin soru sorma hakkını korurken kişilerin yargı kararı olmadan suçlu ilan edilmesine izin vermemektir.
Adalet; çocuğun üstün yararını dosyada yazılı bir ifade olmaktan çıkarıp bütün kurumların ortak ve bağlayıcı görevi hâline getirmektir.
Olayın aydınlatılması yalnızca Fatmanur Çelik ile Hifa İkra Şengüler’in hatırasına karşı bir sorumluluk değildir. Bugün benzer korkular yaşayan kadınlara ve çocuklara, devletin onları yalnız bırakmayacağını gösterebilmenin de şartıdır.
Gerçek ortaya çıkarılmalı, sorumluluklar delillerle belirlenmeli, eksiklikler açıkça kabul edilmeli ve aynı acının yeniden yaşanmaması için kurumlar güçlendirilmelidir.
Bir toplumun adalet anlayışı, yalnızca suçtan sonra verdiği cezayla değil; tehlikeyi önceden görme, savunmasız kişiyi koruma ve meydana gelen olaydan dürüstçe ders çıkarma gücüyle ölçülür.
KAYNAKÇA
[1] Medyascope Haber Merkezi, “İstismarcısıyla Evlendirilen Kadın ve Kızı Ölü Bulundu”, 3 Mart 2026; olayın kamuoyuna yansıyan ilk bilgileri.
[2] T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, “Bazı Basın Yayın Organlarında ‘Zeytinburnu Sahilde Anne ve Kızının Cesedi Bulundu’ Şeklinde Yer Alan Haberlere İlişkin Basın Açıklaması”, 3 Mart 2026.
[3] 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, 15 Temmuz 2005 tarihli ve 25876 sayılı Resmî Gazete; özellikle Kanun’un amacı ve koruyucu-destekleyici tedbirlere ilişkin hükümleri.
[4] 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 20 Mart 2012 tarihli ve 28239 sayılı Resmî Gazete.
[5] Birleşmiş Milletler, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme; özellikle 3’üncü ve 19’uncu maddeler.
[6] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman/Birleşik Krallık, Başvuru No: 23452/94, 28 Ekim 1998; yaşam hakkı kapsamında devletin önleyici koruma yükümlülüğü.
[7] Bianet, “Fatma Nur Çelik Davasının Bir Sonraki Duruşması 14 Ekim’de”, 5 Mayıs 2026; Fatmanur Çelik’in yaşam güvenliğine ilişkin daha önce kamuoyuna yansıyan beyanları ve kadın örgütlerinin açıklamaları.
[8] 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 257’nci madde; görevi kötüye kullanma, görevin gereklerine aykırı hareket etme, ihmal veya gecikme hükümleri.
[9] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 38’inci madde; Anayasa Mahkemesi, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkına ilişkin kararları ve basın duyuruları.
[10] Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, güncellenmiş metin.
[11] Basın Konseyi, Basın Meslek İlkeleri; haberlerin doğruluğunun araştırılması, özel hayat, insan onuru ve yargı kararı bulunmadan kişilerin suçlu ilan edilmemesiyle ilgili hükümler.
[12] Medyascope–ANKA, “Fatma Nur Çelik ve Kızı Hifa İkra Davası Başladı, Duruşma 14 Ekim’e Ertelendi”, 5 Mayıs 2026; ayrıca aynı tarihte yayımlanan duruşma haberleri.
[13] Cumhuriyet, “Zeytinburnu’nda Ölü Bulunmuşlardı: Fatmanur Çelik ve Kızının Görgü Tanıkları Konuştu”, 7 Mart 2026. Tanık açıklamaları kesin adli bulgu olarak değil, soruşturmada değerlendirilmesi gereken beyanlar olarak aktarılmıştır.
[14] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 125’inci madde; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödeme yükümlülüğü ve idari yargı denetimi.
[15] Cengiz Genç, “Yazarın Stratejik Analizi”; olayın hukuki düzenlemeler, kurumlar arası koordinasyon, risk yönetimi, medya sorumluluğu ve kamu güveni bakımından bütüncül değerlendirmesi.



