Anasayfa / Genel / İBADETHANENİN ADINI KİM KOYAR ?

İBADETHANENİN ADINI KİM KOYAR ?

Kur’an’da Mescit, Tarihte Dergâh, Günümüzde Cemevi Tartışması

Screenshot

GENÇ HABERLER

genchaberler.com | genchaberler.tr

Yazan: Cengiz Genç

Araştırmacı Yazar – Lisansüstü Araştırmacı – Stratejik Analist

Screenshot

1. GİRİŞ

Son dönemde “Cemevleri ibadethanedir” şeklinde dile getirilen kesin ifadeler, dinî, tarihî ve hukukî bir tartışmayı yeniden gündeme taşımıştır.

Bu mesele, cemevi ile camiyi doğrudan karşılaştırarak ele alınamaz. Çünkü bu iki kurumun tarihî oluşumu, inanç geleneği içindeki yeri ve kurumsal mahiyeti aynı değildir. Asıl tartışılması gereken; cem erkânının niteliği, cemevinin tarihî kökleri ve günümüzdeki hukukî statüsüdür.

Alevî-Bektaşî geleneğinde kadim olanın bugünkü anlamıyla “cemevi” adı değil; cem erkânı, ocak sistemi, meydan evi, tekke ve dergâh olduğu yönünde güçlü tarihî veriler bulunmaktadır. Buna karşılık günümüzdeki cemevleri, özellikle şehirleşme, göç, dernekleşme ve vakıflaşma süreçleri içerisinde yaygınlaşmış modern kurumsal yapılardır.

Bu çalışma herhangi bir siyasetçiyi, partiyi veya inanç topluluğunu hedef almamaktadır. Araştırmanın temel sorusu şudur:

Cemevi, tarihî Alevî-Bektaşî geleneğinin modern şartlarda yeniden kurumsallaşmış biçimi midir; yoksa bağımsız ve yeni bir ibadethane türü müdür?

Bu soruya yalnız siyasî beyanlarla değil; Kur’an’ın kavramları, tarihî süreklilik, inanç topluluğunun kendi kabulü ve hukuk düzeni birlikte değerlendirilerek cevap verilmelidir.

Screenshot

2. KUR’AN İBADET MEKÂNINI NASIL ADLANDIRIR?

Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların ibadet mekânını ifade eden temel kavram mescittir. Türkçede yerleşen “cami” kelimesi ise İslâm tarihi içerisinde özellikle cuma ve cemaat namazlarının kılındığı büyük mescitlerin yaygın adı hâline gelmiştir.[1][4]

Kur’an’da “cemevi” adıyla tanımlanmış ayrı bir ibadet mekânı bulunmamaktadır. Ancak bir kurumun adının Kur’an’da yer almaması, o kurumda yürütülen bütün dinî faaliyetlerin geçersiz olduğu anlamına da gelmez. Burada dinî terminoloji ile modern hukukî statü birbirinden ayrılmalıdır.

2.1. Cin Sûresi’nin 18. Ayeti

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın mealinde ayetin anlamı şöyledir:

“Mescitler hep Allah’ındır. O hâlde Allah’ın yanında başka birine dua etmeyin.”

(Cin, 72/18)

Ayette ibadet mekânı için açıkça “mescitler” ifadesi kullanılmaktadır. Elmalılı, ayeti secde, dua ve kulluğun yalnız Allah’a yöneltilmesi çerçevesinde açıklamaktadır.[3]

Buradaki temel ölçü, mekânın tabelasından önce ibadetin kime yöneltildiğidir. Bununla birlikte ayet, Allah’ın adının anıldığı her yapının kendiliğinden yeni ve bağımsız bir ibadethane türü sayılacağını belirtmemektedir.

2.2. Tevbe Sûresi’nin 18. Ayeti

Elmalılı’nın mealinde, Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah’tan korkan kimselerin imar edeceği bildirilmektedir:

“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.”

(Tevbe, 9/18)

Ayette yine “Allah’ın mescitleri” ifadesi kullanılmaktadır. Buradaki “imar” yalnızca bina yapmak veya onarmak değildir. Mescidi ibadetle yaşatmak, korumak ve kuruluş amacına uygun biçimde şenlendirmek anlamlarını da taşımaktadır.[2][3]

Böylece mescit, yalnız mimarî bir yapı değil; iman, ibadet ve kullukla anlam kazanan dinî bir mekân olarak ortaya çıkmaktadır.

2.3. İsrâ Sûresi’nin İlk Ayeti

İsrâ sûresinin ilk ayetinde Mescid-i Harâm ile Mescid-i Aksâ açıkça isimlendirilmektedir:

“Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir.”

(İsrâ, 17/1)

Bu kullanım, Kur’an’ın ibadet mekânını tanımlarken “mescit” kavramını kullandığını gösteren açık örneklerden biridir.[1][3]

Ancak bu tespit, tarih içinde ortaya çıkan tekke, dergâh, meydan evi veya cemevi gibi kurumların bütün faaliyetlerini geçersiz saymak anlamına gelmez. Bu kurumların tarihî ve hukukî mahiyeti ayrıca değerlendirilmelidir.

2.4. Nûr Sûresi’nin 36 ve 37. Ayetleri

Nûr sûresinde Allah’ın yüceltilmesine ve adının anılmasına izin verdiği “evler”den söz edilmektedir. Bu mekânlarda Allah’ı anan, namazı kılan ve zekâtı veren kimseler övülmektedir:

“Allah’ın yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde, sabah akşam O’nu tesbih ederler.”

(Nûr, 24/36–37)

Elmalılı ve diğer müfessirler, ayette geçen “evler” ifadesini öncelikle mescitlerle ilişkilendirmektedir. Bununla birlikte ifadenin anlam alanı hakkında farklı yorumlar da bulunmaktadır.[2][3]

Bu sebeple ayet, Allah’ın adının anıldığı her binanın kendiliğinden ayrı ve müstakil bir ibadethane türü olduğunu kesin biçimde gösteren bir delil olarak kullanılamaz.

2.5. Hac Sûresi’nin 40. Ayeti

Hac sûresinin 40. ayetinde farklı dinlere ait ibadet mekânları kendi adlarıyla birlikte anılmaktadır:

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adı çokça anılan mescitler yıkılır giderdi.”

(Hac, 22/40)

Ayetin ana konusu, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için yurtlarından çıkarılan insanların ve dinî mekânların saldırı ve yıkıma karşı korunmasıdır.[1][2][3]

Manastır, kilise, havra ve mescit kavramlarının ayrı ayrı zikredilmesi, farklı dinî geleneklere ait mekânların kendi tarihî kimlikleriyle var olduğunu göstermektedir. Ancak buradan, tarih içerisinde ortaya çıkan her yeni kurumsal adın doğrudan Kur’an tarafından müstakil ibadethane kabul edildiği sonucu çıkarılamaz.

Screenshot

3. CEM ERKÂNI İLE CEMEVİ AYNI ŞEY MİDİR?

Cem, Alevî-Bektaşî topluluklarının kendi inanç anlayışları içerisinde ibadet ve dinî erkân olarak kabul ettikleri uygulamadır. İnsanların cem erkânını serbestçe yürütmeleri, baskı görmeden inançlarını yaşamaları ve dinî mekânlarını koruyabilmeleri din ve vicdan özgürlüğünün gereğidir.

Ancak cem ile cemevi aynı kavram değildir:

Cem bir erkândır; cemevi ise bu erkânın günümüzde yürütüldüğü kurumsal mekândır.

Bir ibadetin belirli bir mekânda yapılması ile o mekânın tarihî, dinî ve hukukî mahiyeti aynı mesele değildir. Bu nedenle cemevinin statüsü yalnızca “orada ibadet yapılıyor” cümlesiyle açıklanamaz.

Aynı şekilde cemevinin Kur’an’da adıyla yer almaması da burada gerçekleştirilen bütün dinî ve toplumsal faaliyetleri geçersiz kılmaz.

Kur’an’dan çıkarılabilecek ölçülü sonuç şudur:

Kur’an, Müslümanların temel ibadet mekânını “mescit” kavramıyla adlandırmaktadır. “Cemevi” ise Kur’an’da ayrıca tanımlanmış bir kavram değil, tarih içinde ve özellikle modern dönemde kurumsallaşmış bir adlandırmadır.

Bu sebeple “cemevleri ibadethanedir” sözü, doğrudan bir ayetin açık lafzından çıkarılmış dinî bir hükümden çok, bir inanç topluluğunun kendi kabulüyle bağlantılı siyasî ve hukukî statü talebidir.

Burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur:

Dinî kabul başka, hukukî statü başkadır.

Bir kurumun günümüz hukukunda ibadethane sayılıp sayılmayacağı; yalnızca adının Kur’an’da bulunup bulunmamasıyla değil, inanç topluluğunun kendi tanımı, tarihî süreklilik, din ve vicdan özgürlüğü, hukuk önünde eşitlik ve yürürlükteki mevzuatla birlikte değerlendirilmelidir.

4. TARİHÎ KÖK: OCAK, MEYDAN EVİ, TEKKE VE DERGÂH

Alevî-Bektaşî geleneğinde kadim olan cem erkânıdır. Geleneksel Alevî toplulukları ocak, dede, talip, rehber ve musahiplik ilişkileri çevresinde teşkilâtlanmıştır.[5]

Bektaşîlik ise tarih içerisinde baba, derviş, muhip, postnişin, meydan evi, tekke ve dergâh düzeniyle daha belirgin bir tarikat teşkilâtı kazanmıştır.[6]

Dergâh yalnızca belirli bir erkânın yürütüldüğü salon değildir. Dergâh;

  • manevî eğitim,
  • irşad ve sohbet,
  • ikrar ve nasip,
  • cem ve erkân,
  • lokma ve aş hizmeti,
  • misafir ağırlama,
  • barınma,
  • vakıf hizmeti,
  • toplumsal dayanışma

gibi işlevleri birlikte yürüten kapsamlı bir tarihî kurumdur.

Hacı Bektaş-ı Velî Külliyesi’ndeki meydan evi, aşevi, mihman evi ve derviş odaları bu çok işlevli yapının somut örnekleridir.[8]

Bu sebeple tarihî dergâh ile günümüz cemevi tamamen aynı kurum sayılamaz. Ancak cemevlerinin, tarihî dergâhların bazı dinî ve toplumsal işlevlerini modern şartlarda sürdürdüğü de görülmektedir.

Screenshot

5. MODERN CEMEVİ KURUMUNUN ORTAYA ÇIKIŞI

Bugünkü cemevi yapılanması özellikle şehirleşme, iç göç, dernekleşme ve vakıflaşma süreçleriyle yaygın bir kurumsal kimlik kazanmıştır.

Akademik çalışmalarda cem erkânının yürütüldüğü tarihî mekânların tekke, dergâh, zaviye, meydan evi, niyaz evi, Kırklar Meydanı, büyük ev veya tarikat evi gibi farklı adlarla anıldığı belirtilmektedir.[7]

“Cemevi” adının bugünkü şehirli, müstakil, dernek veya vakıf çatısı altında örgütlenmiş kurumsal anlamı ise modern dönemde belirginleşmiştir.

Günümüz cemevlerinde yalnızca cem erkânı yürütülmemektedir. Bunun yanında;

  • cenaze ve taziye,
  • lokma,
  • eğitim,
  • sosyal yardım,
  • kültürel faaliyet,
  • toplumsal temsil

gibi hizmetler de yerine getirilmektedir.

Bu durum, cemevinin tarihî dergâh işlevlerinin bir bölümünü modern bir ad ve idarî yapı içerisinde sürdürdüğünü düşündürmektedir.

Dolayısıyla tartışılması gereken esas soru şudur:

Cemevi, tarihî dergâhtan tamamen bağımsız yeni bir kurum mudur; yoksa hukukî devamlılığı kesilen dergâhın bazı işlevlerinin modern bir ad altında sürdürülmesi midir?

Bu soru açıklığa kavuşturulmadan cemevinin yalnızca siyasî bir cümleyle tanımlanması, tarihî ve hukukî tartışmayı sona erdirmez.

6. HUKUKÎ EŞİTLİK VE DERGÂHLAR MESELESİ

677 sayılı Kanun, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını ve yeniden açılmalarının yasaklanmasını düzenlemiştir.[9] Bu hukukî kesinti yalnızca Bektaşî dergâhlarını değil, farklı tasavvuf geleneklerine ait tarihî kurumları da etkilemiştir.

Alevî-Bektaşî geleneğine ait bazı dergâh işlevleri cemevi adı altında yeniden hukukî alana taşınıyor ve bu kurumlara belirli haklar tanınıyorsa, hukukun yalnızca tabelaya değil; kurumun gerçek mahiyetine, tarihî köklerine ve yürüttüğü faaliyetlere de bakması gerekir.

Bir kurum “cemevi” adıyla serbestçe faaliyet gösterirken, aynı veya benzer dinî ve toplumsal işlevleri taşıyan başka bir kurum yalnızca “dergâh” adını kullandığı için yasaklı sayılıyorsa, isim üzerinden farklı hukukî muamele sorunu ortaya çıkabilir.

Bu görüş, Alevî toplumunun haklarını sınırlamayı amaçlamamaktadır. Tam tersine, bir hak ve serbestlik tanınacaksa benzer durumda bulunan diğer barışçıl tasavvuf geleneklerinin de hukuk önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesini savunmaktadır.

Burada kullanılan “ortodoks” ve “heterodoks” kavramları, herhangi bir inanç topluluğu hakkında doğruluk, yanlışlık, üstünlük veya aşağılık hükmü vermek amacıyla kullanılmamaktadır. Bu kavramlar, ana akım kabul edilen yorumlarla bu çizginin dışında veya çevresinde gelişen dinî-tasavvufî gelenekleri ayırt etmek için kullanılan akademik sınıflandırmalardır.[6]

Bütün tasavvuf çevreleri bakımından ortak ölçüler uygulanmalıdır:

Din ve vicdan özgürlüğü, hukuk önünde eşitlik, malî şeffaflık, kamu denetimi, kişilerin özgür iradesinin korunması ve suç teşkil eden faaliyetlere izin verilmemesi.

Screenshot

7. SONUÇ

Cemevi ile camiyi doğrudan ve ontolojik olarak karşılaştırmak doğru değildir. Bu iki kurum farklı tarihî, dinî ve kurumsal süreçler içerisinde şekillenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in Müslümanların ibadet mekânı için kullandığı temel kavram mescittir. Cin sûresinin 18. ayetinde mescitlerin Allah’a ait olduğu; Tevbe sûresinin 18. ayetinde ise Allah’ın mescitlerinin iman, namaz, zekât ve kullukla imar edileceği bildirilmektedir. İsrâ sûresinde Mescid-i Harâm ile Mescid-i Aksâ açıkça adlandırılmaktadır.

Kur’an’da “cemevi” adıyla tanımlanmış ayrı ve müstakil bir ibadethane kavramı bulunmamaktadır. Ancak bu tespit, cem erkânının geçersiz olduğu veya cemevlerinin kapatılması gerektiği anlamına gelmez.

Cem, Alevî-Bektaşî topluluklarının ibadet ve erkân kabul ettikleri dinî uygulamadır. Cemevi ise bu erkânın ve çeşitli toplumsal hizmetlerin yürütüldüğü modern kurumdur.

Tarihî bakımdan kadim olan; cem erkânı, ocak geleneği, meydan evi, tekke ve dergâh yapılarıdır. Cemevi ise bugünkü yaygın, şehirli ve dernek-vakıf temelli kurumsal anlamını modern dönemde kazanmıştır.

Bu sebeple cemevlerinin hukukî statüsü ne yalnızca siyasî bir cümleyle ne de yalnızca bir kelimenin Kur’an’da geçip geçmemesiyle belirlenebilir.

İbadethanenin adını tek başına siyaset koyamaz. Dinî kaynaklar, inanç topluluğunun kendi kabulü, tarihî süreklilik ve hukuk düzeni birlikte değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak:

Cem bir erkândır.

Mescit, Kur’an’ın temel ibadet mekânı kavramıdır.

Dergâh, tarihî ve kapsamlı bir kurumdur.

Cemevi ise modern dönemde yaygınlaşmış dinî ve toplumsal bir kurumsallaşmadır.

Dergâhın temel işlevleri cemevi adı altında hukukî statüye kavuşuyorsa, hukuk önünde eşitlik ilkesi benzer nitelikteki diğer tasavvuf kurumları bakımından da gözetilmelidir.

Screenshot

EDİTÖRÜN NOTU

Bu çalışma, Alevî-Bektaşî toplumunun inançlarını, cem erkânını veya günümüzde faaliyet gösteren cemevlerini değersizleştirmek amacıyla kaleme alınmamıştır.

Makalede herhangi bir ibadetin geçerli veya geçersiz olduğu yönünde fetva verilmemektedir. Kur’an’daki ibadet mekânı terminolojisi, tarihî Alevî-Bektaşî kurumları ve günümüzde ileri sürülen hukukî statü talepleri birlikte incelenmektedir.

Kur’an’da bir kurumun adının bulunmaması, o kurumda gerçekleştirilen bütün dinî faaliyetlerin geçersiz olduğu anlamına gelmediği gibi; bir topluluğun bir mekânı ibadet yeri kabul etmesi de o mekânın Kur’an’da ayrıca adlandırılmış müstakil bir ibadethane olduğunu tek başına göstermez.

Çalışmanın temel ilkesi; hiçbir topluluğun inanç özgürlüğünün sınırlandırılmaması ve benzer tarihî-dinî kurumların hukuk önünde eşitlik, şeffaflık, kamu denetimi ve din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesidir.

NUMARALI KAYNAKÇA

[1] Kur’an-ı Kerim: Cin 72/18; Tevbe 9/18; İsrâ 17/1; Nûr 24/36–37; Hac 22/40. Ayetlerin aktarımında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın meali ve açıklamaları esas alınmıştır.

[2] Karaman, Hayrettin; Çağrıcı, Mustafa; Dönmez, İbrahim Kâfi; Gümüş, Sadrettin, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Cin 72/18; Tevbe 9/17–22; Nûr 24/36–38; Hac 22/39–41 tefsirleri.

[3] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Cin 72/18; Tevbe 9/18; İsrâ 17/1; Nûr 24/36–37 ve Hac 22/40 ayetlerinin meal ve tefsirleri.

[4] Önkal, Ahmet; Bozkurt, Nebi, “Cami”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 7, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1993, s. 46–56.

[5] Yaman, Ali, “Geçmişten Günümüze Alevi Ocaklarında Değişime Dair Sosyo-Antropolojik Gözlemler”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 63, 2012, s. 17–38.

[6] Ocak, Ahmet Yaşar, “Bektaşîlik”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 373–379.

[7] Üçer, Cenksu, “Cemevi: Âdâb ve Erkânın İcrâ Edildiği Mekân”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 88, 2018, s. 59–84.

[8] Tanman, M. Baha, “Hacı Bektâş-ı Velî Külliyesi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 14, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996, s. 459–471.

[9] Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Bir Kısım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun, Kanun No. 677, kabul tarihi: 30 Kasım 1925, Resmî Gazete, 13 Aralık 1925, Sayı 243.