Anasayfa / Genel / İRAN–İSRAİL GERİLİMİ: FÜZE YAĞMURU MU, KONTROLLÜ ASKERÎ SINAMA MI?

İRAN–İSRAİL GERİLİMİ: FÜZE YAĞMURU MU, KONTROLLÜ ASKERÎ SINAMA MI?

İRAN–İSRAİL GERİLİMİ: FÜZE YAĞMURU MU, KONTROLLÜ ASKERÎ SINAMA MI?

BALİSTİK FÜZELER, HAVA SAVUNMA SİSTEMLERİ VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK DENKLEMİ

GENÇ HABERLER – genchaberler.com / genchaberler.tr

Lisansüstü Araştırmacı – Stratejik Analist: Cengiz Genç

Ortadoğu’da son günlerde yaşanan İran–İsrail gerilimi kamuoyuna “savaş başladı” şeklinde yansıtılmıştır. Ancak sahadaki askerî veriler incelendiğinde bunun klasik anlamda bir savaş değil, kontrollü bir askerî sınama olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü savaşın temel göstergesi şehirlerin yıkılmasıdır; oysa mevcut tabloda yıkım değil ölçme ve deneme ön plandadır.

Çatışmanın başlangıcından itibaren İran tarafından İsrail’e doğru yaklaşık 220–300 balistik füze, 60–70 seyir füzesi ve 350’den fazla kamikaze insansız hava aracı gönderilmiştir. Kullanılan başlıca sistemler Emad, Ghadr ve Kheibar-Shekan orta menzil balistik füzeleri ile Şahed-136 tipi kamikaze İHA’lardır. Bu füzelerin menzili 1.200–2.000 km arasındadır ve teorik olarak İsrail’in tamamını kapsayabilmektedir.

Ancak önemli olan atılan füze sayısı değil, hedefe ulaşan füze sayısıdır.

İsrail’in çok katmanlı hava savunma sistemi bu noktada belirleyici olmuştur. Demir Kubbe (Iron Dome) kısa menzil roketleri, Davud’un Sapanı (David’s Sling) orta menzil tehditleri ve Arrow-2 / Arrow-3 sistemleri balistik füzeleri atmosfer dışında karşılamak üzere tasarlanmıştır. Ayrıca ABD ve müttefik radarları ile erken uyarı uçakları da sisteme destek vermiştir.

Bu nedenle İran tarafından gönderilen yüzlerce mühimmatın büyük çoğunluğu hedefe ulaşamamıştır. Uluslararası askerî raporların kesişen değerlendirmesine göre:

– İran mühimmatının yaklaşık %80-90’ı havada imha edilmiştir.

– Yaklaşık %5-10’u açık alanlara düşmüştür.

– Çok sınırlı bir kısmı yerleşim alanlarına ulaşabilmiştir.

Bu tablo, İran’ın vurma kapasitesinden çok caydırma kapasitesi kullandığını göstermektedir. Amaç İsrail’i yok etmek değil, “ulaşabiliyorum” mesajı vermektir.

İsrail tarafında ise farklı bir askerî doktrin uygulanmıştır. İsrail geniş alan bombardımanı yerine hassas vuruş stratejisi yürütmüştür. İsrail, İran’a yüzlerce balistik füze fırlatmamış; bunun yerine F-35I Adir savaş uçakları, stand-off mühimmatlar ve seyir füzeleri kullanmıştır.

Gerçekleşen operasyonlarda vurulan başlıca hedefler şunlardır:

– İsfahan çevresindeki askerî üretim tesisleri

– Natanz nükleer zenginleştirme altyapısı çevresi

– Kirmanşah füze depoları

– Tebriz hava üssü radar sistemleri

– Devrim Muhafızları’na ait hava savunma bataryaları

İsrail’in hedef tercihi son derece nettir: şehir değil, kapasite vurulmaktadır. Bu nedenle İran’da patlamalar görülmesine rağmen geniş çaplı sivil yıkım oluşmamıştır.

Mevcut doğrulanabilen saha verilerine göre İsrail’de yaklaşık 20-40 arası can kaybı ve 300’den fazla yaralı bulunmaktadır. İran’da ise askerî personel ağırlıklı olmak üzere 150-300 civarında kayıp olduğu değerlendirilmektedir. Ancak her iki tarafın da gerçek rakamları düşük açıkladığı bilinmektedir; bu durum savaş psikolojisinin bir parçasıdır.

Burada kritik nokta şudur: İran çok sayıda mühimmat kullanmış, İsrail ise az ama kritik hedeflere yönelmiştir. Bu nedenle görüntüde İran saldırgan, sonuçta ise İsrail etkili görünmektedir.

Bu tablo bize şunu göstermektedir: yaşananlar yıkım savaşı değil hava savunma kırma ve caydırıcılık testidir. İran İsrail’in savunma kapasitesini ölçmekte, İsrail ise İran’ın nükleer ve füze altyapısını sınırlamaya çalışmaktadır.

Çatışmanın gerçek merkezinin şehirler olmadığı da burada ortaya çıkmaktadır. Gerçek merkez enerji ve ulaşım koridorlarıdır. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’nın enerji güvenliği sorunu ortaya çıkmış ve alternatif kaynak arayışı hızlanmıştır. Doğu Akdeniz gazı, Körfez rezervleri ve İran doğalgazı bu nedenle stratejik önem kazanmıştır.

Bu noktada Türkiye denklemin dışında değil, merkezindedir.

Çünkü Avrupa’ya ulaşabilecek en güvenli kara enerji hattı Anadolu’dan geçmektedir. İran gazı da, Doğu Akdeniz gazı da Türkiye olmadan Avrupa’ya ekonomik şekilde taşınamaz. Bu nedenle Türkiye’nin pozisyonu askerî değil jeostratejiktir.

Türkiye’nin rolü üç başlıkta belirleyicidir:

Birincisi enerji hatlarıdır. Enerji boru hatlarının güvenliği Türkiye’yi vazgeçilmez transit ülke yapmaktadır.

İkincisi Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Karadeniz-Akdeniz geçişi küresel donanma hareketlerini doğrudan etkiler.

Üçüncüsü erken uyarı radarlarıdır. Bölgedeki balistik füze hareketleri NATO erken uyarı sistemi tarafından izlenmekte ve bu sistemin coğrafi konumu Türkiye’yi stratejik gözlem noktası hâline getirmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin uyguladığı politika pasiflik değil “aktif tarafsızlık”tır. Amaç savaşa katılmadan sonucu yönetebilmektir.

Sonuç olarak mevcut İran-İsrail gerilimi bir yok etme savaşı değildir. Bu, iki ülkenin birbirinin sınırlarını ölçtüğü, gerçek savaşı ertelediği bir askerî deneme sürecidir. Füze görüntülerinin yoğunluğu bir yıkım yanılsaması oluştursa da sahadaki gerçek tablo, kontrollü güç gösterisidir.

Ortadoğu’da bugün yaşanan şey bir füze savaşı değil, yeni enerji düzeninin askerî provasıdır. Ve bu provanın kilit ülkesi cephede olan değil, koridorda duran ülkedir: Türkiye.Ortadoğu’da yaşananlar bir “füze savaşı” değil.
İran yüzlerce mühimmat gönderdi, çoğu havada imha edildi. İsrail ise az sayıda ama kritik hedefleri vurdu.
Peki bu gerçekten savaş mı, yoksa büyük hesaplaşmanın provası mı?
Yeni analizimde balistik füzelerden hava savunmasına, enerji koridorlarından Türkiye’nin rolüne kadar tüm tabloyu sahadaki verilerle ortaya koymaktır.Ortadoğu’da yaşanan gerilim bir füze savaşı değil, caydırıcılık mücadelesidir. İran caydırmaya, İsrail felç etmeye, ABD ise zorlamaya çalışıyor. Avrupa’daki üs hareketliliği ve tahliyeler, doğrudan işgalden çok sınırlı fakat yoğun bir hava operasyonu ihtimalini göstermektedir. Asıl risk ilk saldırı değil, sonrasında verilecek karşılıktır. İran’ın İsrail’i ve Körfez’deki ABD üslerini hedef alması halinde Lübnan hattı ve Hürmüz Boğazı devreye girer, kriz bölgesel kalır fakat etkisi küresel olur. Ortadoğu savaşta değil; savaşın eşiğindedir.ABD-İran gerilimini askeri bir çatışmadan ziyade stratejik baskı ve dengeleme oyunu olarak ele alıyor. ABD’nin aynı anda hem diplomasi yürütmesi hem de askeri güç göstermesi, doğrudan savaş niyetinden çok İran’ı müzakereye zorlayan bir caydırıcılık stratejisine işaret ediyor. Ancak İran’ın balistik kapasitesi ve bölgesel etkisi nedeniyle olası bir müdahale hızlı sonuç verecek bir operasyon değil, aksine bölgesel savaşa ve enerji krizine dönüşebilecek yüksek maliyetli bir risk taşıyor. Bu yüzden kısa vadede rejim değişikliği değil, uzun vadeli yıpratma ve baskı politikası daha gerçekçi görünüyor.

KAYNAKÇA

1. International Institute for Strategic Studies (IISS), Missile Defence Assessments 2024.

2. CSIS Missile Threat Project Reports, 2023-2025.

3. NATO Integrated Air and Missile Defence Technical Papers.

4. International Energy Agency – European Energy Security Analysis.

5. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) Military Balance Reports.

6. World Bank Energy Market Outlook Reports 2023-2025.

Yazar Künyesi

Lisansüstü Araştırmacı – Stratejik Analist Yazar: Cengiz Genç

Cengiz Genç; strateji, güvenlik, savunma, enerji, kamu yönetimi ve sosyo-ekonomik alanlarda analiz çalışmaları yürütmektedir. Yazıları Genç Haberler Dijital Yayın Ağı bünyesindeki genchaberler.tr ve genchaberler.com platformlarında yayımlanır.

Genç Haberler’de yayımlanan metinler akademik kaynaklara dayalı olarak hazırlanır.

Bu makale herhangi bir kişi veya kurumu hedef almamakta olup bilimsel değerlendirme amacı taşır.

Tüm hakları saklıdır. Yayın genchaberler.tr ve genchaberler.com adına telif koruması altındadır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.