
KÜRESEL GERİLİMİN EŞİĞİNDE: İRAN – ABD KRİZİ, ÇOK KUTUPLU DÜNYA VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KONUMU

GENÇ HABERLER – genchaberler.com / genchaberler.tr
Lisansüstü Araştırmacı – Stratejik Analist Cengiz Genç





Uluslararası sistemde savaşlar çoğu zaman silahların patladığı gün başlamaz; asıl savaş, devletlerin pozisyonlarını değiştirmeye başladığı gün başlar. Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz gelişmeler de klasik bir cephe savaşının değil, çok katmanlı bir stratejik konumlanma mücadelesinin ürünüdür.
ABD ile İran arasındaki gerilim, tek başına iki ülkenin anlaşmazlığı değildir. Bu kriz, aslında 21. yüzyılın temel sorusunu yeniden gündeme getirmiştir: Dünya tek kutuplu mu kalacak, yoksa çok kutuplu mu olacak?


Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra ABD, küresel sistemde tek belirleyici güç konumuna yükselmişti. Ancak son on beş yılda Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri alanda yeniden etkinleşmesi, bu yapıyı dönüştürmeye başlamıştır (1). İran meselesi işte bu dönüşümün sahadaki en kritik test alanlarından biridir.
ABD açısından İran yalnızca bir devlet değildir. İran, Basra Körfezi’nin güvenliği, İsrail’in caydırıcılığı, enerji arzı ve deniz ticaret yollarının kontrolü açısından stratejik bir düğüm noktasıdır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir (2). Bu nedenle İran’a yönelik herhangi bir askeri operasyon sadece bölgesel değil, küresel ekonomik etkiler doğurur.

İran ise bu gerilimi klasik savaşla değil, asimetrik caydırıcılık ile yönetmektedir. Füze kapasitesi, insansız hava araçları, vekil güçler ve deniz ticaretini tehdit edebilme yeteneği İran’ın doğrudan askeri gücünden daha büyük bir etki üretmektedir (3). Bu nedenle İran’a karşı bir operasyon yalnızca İran topraklarında sınırlı kalmaz; Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Kızıldeniz’e kadar geniş bir hatta güvenlik krizine dönüşebilir.

Bu noktada Çin ve Rusya’nın İran ile ortak deniz tatbikatı yapması basit bir askeri faaliyet değildir. Bu hamle uluslararası siyasetin yeni karakterini göstermektedir. Çin enerji güvenliği için, Rusya ise küresel güç dengesi için İran’ın tamamen izole edilmesini istememektedir (4). Ancak dikkat edilmesi gereken husus şudur: Bu ülkeler İran için doğrudan savaşa girmezler; fakat ABD’nin maliyetini yükseltirler. Modern jeopolitikte destek artık asker göndermekten çok stratejik denge kurmak anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla ortaya çıkan tablo bir bloklaşma değil, esnek ittifaklar düzenidir. Günümüz dünyasında devletler tek bir kampın üyesi değil, birden fazla güç merkeziyle aynı anda ilişki kurmaktadır. Bu durum klasik Soğuk Savaş mantığını geçersiz kılmaktadır.


Bu gelişmeler İsrail açısından da önemlidir. İsrail’in güvenlik doktrini savaşın kendi topraklarına gelmeden bitirilmesi üzerine kuruludur (5). Ancak İran’ın uzun menzilli kapasitesi ve bölgesel ağları ilk kez İsrail’in doğrudan risk algısını artırmıştır. Bu nedenle ABD-İran gerilimi yükseldikçe İsrail’in güvenlik refleksi sertleşmektedir. Fakat bu durum İsrail’in sonu anlamına gelmez; daha doğru ifade ile İsrail’in güvenlik ortamının zorlaşması anlamına gelir. Devletler çoğu zaman tek bir savaşla yıkılmaz; uzun süreli güvenlik ve ekonomi baskısıyla zayıflarlar.
Peki üçüncü dünya savaşı ihtimali gerçek mi?
Uluslararası ilişkiler literatüründe dünya savaşı, büyük güçlerin doğrudan ve sürekli çatışmasıdır (6). Bugünkü tabloda Çin ve Rusya, ABD ile doğrudan savaştan kaçınmaktadır. Çünkü modern savaşın maliyeti sadece askeri değil; finansal sistemler, enerji piyasaları ve ticaret ağları üzerinden tüm dünyayı etkiler. Bu nedenle mevcut kriz daha çok kontrollü gerilim karakteri taşımaktadır. Ancak risk tamamen ortadan kalkmış değildir. En tehlikeli senaryo planlanmış bir savaş değil, yanlış hesaplama sonucu oluşan zincirleme tırmanmadır.

Türkiye’nin son dönemde Yunanistan ile diyaloğu artırması ve ABD ile ilişkilerde yumuşama görülmesi de bu bağlamda okunmalıdır. Büyük krizler yaklaşırken devletler ikincil cepheleri kapatmaya çalışır. Türkiye Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in kesişiminde yer alan nadir ülkelerden biridir (7). Bu nedenle Türkiye için asıl strateji taraf olmak değil, denge kurmaktır.
Arap ülkelerinin Türkiye ile yakınlaşması da ideolojik değil jeopolitiktir. Bölge ülkeleri artık tek bir güvenlik sağlayıcısına bağlı kalmak yerine çoklu güvenlik ve çoklu ekonomi politikası izlemektedir. Türkiye’nin savunma sanayi kapasitesi, diplomatik hareketliliği ve enerji geçiş yollarındaki konumu bu nedenle önem kazanmaktadır (8).
Sonuç olarak bugün yaşananlar bir dünya savaşının başlangıcından ziyade yeni dünya düzeninin doğum sancılarıdır. ABD hâlâ en güçlü aktördür; ancak artık tek belirleyici aktör değildir. Çin ekonomik güçle, Rusya askeri dengeyle, bölgesel aktörler ise coğrafi avantajla sisteme etki etmektedir.
Yunanistan’ın yeni savunma tedarik sözleşmelerine, satın aldığı silahların aynı konfigürasyonla Türkiye’ye satılmamasını şart koşmayı planlaması askeri bir hamleden çok siyasi ve psikolojik bir güvenlik yaklaşımıdır. Çünkü gerçek askeri güç, rakibin neye sahip olacağını sınırlamaya çalışmakla değil, kendi kapasitesini sürekli artırmakla sağlanır.
Bu tür maddeler, klasik anlamda “caydırıcılık” üretmez. Tam tersine, güvenlik kaygısının ve denge endişesinin dışa vurumudur. Bir devlet, güvenliğini rakibin silah edinmesini engelleyerek sağlamaya çalışıyorsa aslında askeri üstünlüğe değil, askeri eşitlikten duyduğu rahatsızlığa odaklanıyordur. Yani mesele silahın kendisi değil, güç dengesinin psikolojik algısıdır.
Uluslararası ilişkilerde savunma doktrinleri iki şekilde kurulur: ya kapasite üretimi üzerine ya da dengeleme üzerine. Kapasite üreten devlet teknoloji geliştirir, sanayi kurar ve uzun vadeli güvenlik sağlar. Dengeleme üzerine kurulu politika ise rakibin hareket alanını sınırlamaya çalışır. Yunanistan’ın attığı adım ikinci kategoriye girmektedir. Bu durum askeri rekabetten çok stratejik tedirginliğe işaret eder.
Türkiye açısından bu gelişmenin doğrudan askeri bir sonuç üretmesi beklenmez. Çünkü modern güvenlik anlayışında belirleyici olan satın alınan platformlar değil, o platformları üretme, modernize etme ve bağımsız şekilde kullanabilme kabiliyetidir. Artık savaşlar sadece silahların teknik özellikleriyle değil, yazılım, sensör, elektronik harp, veri işleme ve insansız sistemler üzerinden yürütülmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken tepki vermek değil, doğru yönde ilerlemeye devam etmektir. Türkiye’nin savunma stratejisi üç temel alana dayanmalıdır:
Birincisi, dış tedarike bağımlılığı azaltmak. Bir ülkenin güvenliği, başka ülkelerin satış onayına bağlıysa bu askeri güvenlik değil siyasi kırılganlıktır. Yerli üretim bu nedenle sadece ekonomik değil doğrudan güvenlik meselesidir.
İkincisi, teknoloji üstünlüğünü sürdürmek. Modern savaş alanında platform sayısı değil ağ merkezli harp kabiliyeti belirleyicidir. Sensör, yazılım, elektronik harp ve insansız sistemler klasik silah dengesini hızla anlamsızlaştırmaktadır.
Üçüncüsü ise diplomatik dengeyi korumaktır. Ege’deki sorunların çözümü askeri yarış değil istikrarlı caydırıcılıktır. Güçlü olmak başka, gerilim üretmek başkadır. Türkiye’nin avantajı askeri tepki vermesi değil, askeri tepki vermeye gerek bırakmayacak kapasiteyi korumasıdır.
Sonuç olarak bu tür sözleşme maddeleri Türkiye’nin güvenliğini doğrudan değiştirmez. Ancak bölgedeki güvenlik algısını gösterir. Gerçek güç, başkasının silah almasını engellemek değil, kendi güvenliğini kimseye bağlı olmadan sürdürebilmektir. Türkiye için doğru strateji, tartışmaya dahil olmak değil, teknolojik bağımsızlığı derinleştirmektir. Çünkü savunma alanında kalıcı dengeyi silah ticareti değil, üretim kabiliyeti belirler.


Ortadoğu’daki gerilim bu nedenle yalnızca İran meselesi değildir. Bu kriz 21. yüzyılda güç tanımının değiştiğini göstermektedir. Artık savaşlar yalnızca tanklarla değil; enerji hatları, ticaret yolları, finans sistemleri ve diplomatik ağlar üzerinden yürütülmektedir.
Türkiye açısından ise en gerçekçi politika savaşın tarafı olmak değil, savaşın dengeleyicisi olmaktır. Çünkü jeopolitik konumu gereği Türkiye’nin güvenliği çatışmadan kazanmakla değil, çatışmayı yönetebilmekle mümkündür.
KAYNAKÇA
1. John J. Mearsheimer, The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities, Yale University Press.
2. U.S. Energy Information Administration, World Oil Transit Chokepoints Report.
3. International Institute for Strategic Studies, Military Balance Reports.
4. Russian Ministry of Defense ve Chinese PLA Navy joint exercise briefings.
5. Institute for National Security Studies, Israeli National Security Doctrine Papers.
6. Kenneth Waltz, Theory of International Politics, McGraw-Hill.
7. NATO Strategic Concept Documents 2022.
8. SETA analiz raporları ve Uluslararası Enerji Ajansı bölgesel enerji koridorları raporları.
Yazar Künyesi
Lisansüstü Araştırmacı – Stratejik Analist Yazar: Cengiz Genç
Cengiz Genç; strateji, güvenlik, savunma, enerji, kamu yönetimi ve sosyo-ekonomik alanlarda analiz çalışmaları yürütmektedir. Yazıları Genç Haberler Dijital Yayın Ağı bünyesindeki genchaberler.tr ve genchaberler.com platformlarında yayımlanır.
Genç Haberler’de yayımlanan metinler akademik kaynaklara dayalı olarak hazırlanır.
Bu makale herhangi bir kişi veya kurumu hedef almamakta olup bilimsel değerlendirme amacı taşır.
Tüm hakları saklıdır. Yayın genchaberler.tr ve genchaberler.com adına telif koruması altındadır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.



