Araştırmacı Yazar: Cengiz Genç
⸻
Giriş
Uluslararası hukuk, devletlerarası ilişkilerde güç kullanımını sınırlandırmak ve sivillerin korunmasını güvence altına almak adına ortaya konmuş evrensel ilkeler bütünüdür. Ancak İsrail’in son olarak işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Madleen köyüne el koyması, bu ilkelere yönelik sistematik bir ihlal olarak kayıtlara geçmiştir. Türkiye ve Fransa’nın diplomatik tepkileri, İran’ın ise daha sert ve stratejik düzlemdeki açıklamaları bu hukuk dışı hamleye karşı uluslararası tepkinin çok yönlü niteliğini ortaya koymaktadır. Bu makalede, İsrail’in bu tutumunun uluslararası hukuk nezdindeki karşılığı, mevcut diplomatik reflekslerin jeopolitik yansımaları ve bölgesel barış üzerindeki etkileri analiz edilmektedir.
⸻
1. Madleen’in Statüsü ve Uluslararası Hukukun İhlali
Madleen köyü, Batı Şeria’nın kuzeyinde yer almakta olup, 1967’den bu yana İsrail işgali altındaki Filistin toprakları kapsamında değerlendirilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararları, İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini açık biçimde hükme bağlamıştır. Buna rağmen İsrail’in yerleşim politikaları ve “güvenlik” bahanesiyle yürüttüğü el koyma uygulamaları, IV. Cenevre Sözleşmesi ve BM Şartı’nın 2(4). maddesi çerçevesinde açık bir ihlal niteliği taşımaktadır.
Ayrıca, Uluslararası Adalet Divanı’nın 2004 tarihli “İsrail Güvenlik Duvarı Danışma Görüşü” de İsrail’in Batı Şeria’da inşa ettiği yapılar ve sürdürdüğü yerleşim politikalarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu teyit etmiştir. Madleen’e el koyma hadisesi bu hukuki çerçevede, sivillerin zorla yerinden edilmesi, özel mülkiyetin gasbedilmesi ve etnik mühendislik suçlarının güncel bir örneği olarak değerlendirilmelidir.
2. Türkiye ve Fransa’dan Gelen Diplomatik Tepkiler
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, İsrail’in Madleen’e yönelik müdahalesi “uluslararası hukukun ağır ihlali” olarak nitelendirilmiş ve “iki devletli çözümün altını oyan” bir girişim olduğu vurgulanmıştır. Fransa ise Avrupa Birliği ilkeleri çerçevesinde hareket ederek İsrail’in bu adımının barış sürecine zarar verdiğini belirtmiş ve işgal altındaki topraklarda kalıcı yerleşimlerin uluslararası hukukla bağdaşmadığını ilan etmiştir.
Bu iki ülkenin tutumu, uluslararası toplumda meşruiyetin temeli olan hukuk düzenine sahip çıkma refleksi olarak okunmalıdır. Özellikle Türkiye’nin bu meselede hem İslam İşbirliği Teşkilatı’nda hem de Birleşmiş Milletler nezdinde yaptığı girişimler, aktif diplomatik direnişin somut göstergesi niteliğindedir.
⸻
3. İran’ın Stratejik Çıkışı: Bölgesel Caydırıcılık mı, Retorik Gerginlik mi?
İran cephesinden gelen açıklama ise diplomatik zemini aşan ve caydırıcılığa dayalı bir söylemle şekillenmiştir. İran Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in bu tür eylemlerine karşı “direnişin meşru bir hak olduğunu” belirtmiş ve “sürekli gerilim stratejisine son verilmemesi hâlinde bölgenin patlamaya hazır bir cepheye dönüşeceği” uyarısında bulunmuştur.
İran’ın bu söylemi, yalnızca hukuki bir zeminden değil, aynı zamanda bölgesel güç dengesi perspektifinden okunmalıdır. Tahran yönetimi, İsrail’in bu tür uygulamalarını sadece Filistin halkına değil, bölgesel istikrara yönelik bir tehdit olarak kodlamakta ve kendi nüfuz alanındaki direniş gruplarını meşrulaştırmak için bu tarz vakaları kullanmaktadır.
⸻
4. Uluslararası Hukukun Erozyonu ve Sessiz Kalmanın Bedeli
İsrail’in Madleen’e yönelik müdahalesi, salt bir toprak gaspı değil, uluslararası hukukun normatif temellerine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirilmelidir. Bu gibi eylemlere karşı yeterli ve etkili uluslararası yaptırımların uygulanmaması, sadece Filistin halkını değil, küresel hukuki düzenin tüm aktörlerini etkileyen bir meşruiyet krizine yol açmaktadır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizmasına sıkışmış yapısı, İsrail’e karşı alınacak kararların işlerliğini ortadan kaldırmakta; bu da İsrail’in cezasızlık hissiyatı ile hareket etmesine yol açmaktadır. Türkiye ve Fransa gibi ülkelerin diplomatik baskıyı artırmaları, İran’ın söylem düzeyindeki çıkışlarını daha sistematik bir uluslararası hukuki baskı mekanizmasıyla desteklemeleri, Filistin meselesinde adaletin sağlanması için hayati önem taşımaktadır.
⸻
Sonuç
Madleen’e el koyma girişimi, İsrail’in uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden politikalarının son halkasıdır. Türkiye ve Fransa’nın diplomatik tepkileri, uluslararası hukuka sahip çıkma iradesi açısından önemlidir. İran’ın daha sert ve stratejik düzeydeki çıkışları ise bu meseleyi yalnızca hukuki değil, jeopolitik bir çatışma alanı hâline getirmiştir. Ancak asıl mesele, uluslararası hukuk normlarının kağıt üzerinde kalmasıdır. İsrail’in bu tutumuna karşı, sadece sözle değil, yaptırımlarla ve uluslararası ceza hukuku yoluyla karşılık verilmediği müddetçe, benzer ihlallerin artması kaçınılmazdır.
⸻
Kaynakça
• Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, 242 (1967), 338 (1973).
• Uluslararası Adalet Divanı, “Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory”, Advisory Opinion, 2004.
• IV. Cenevre Sözleşmesi (1949).
• Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Açıklamaları, 2025.
• République Française – Ministère de l’Europe et des Affaires étrangères, 2025.
• Islamic Republic of Iran Ministry of Foreign Affairs, 2025.
• Hicret Haber, “İsrail Madleen’e El Koydu! Türkiye ve Fransa’dan Diplomatik Hamle, İran’dan Sert Çıkış”, 2025.
